Gençliği ayakta tutan manevî ve kültürel dayanaklar zayıfladıkça, sokaklar başka çıkış yolları sunuyor.
Son günlerde art arda gündeme gelen uyuşturucu vakaları, artık münferit bir asayiş problemi olarak ele alınamayacak kadar yaygın ve vahim bir hâl almış durumda. Mesele yalnızca sokaklara düşen maddeler değil. O sokaklara düşen insandır. Daha doğrusu, insanın içine düşürüldüğü anlam boşluğudur. Uyuşturucu, çoğu zaman zannedildiği gibi sadece merak yahut arkadaş çevresi meselesi değildir. Bu, daha köklü bir çözülmenin, daha derin bir sessizliğin dışa taşışıdır. Manevî bağların zayıfladığı, aile içi temasın yerini suskunluğun aldığı, gençliğin hayata dair bir hedefle değil; sadece günü kurtarma telaşıyla yaşadığı bir havada, uyuşturucu bir sebep değil, sonuçtur.
Eskiden bir gencin en büyük dayanağı ailesiydi. Bugün ise çoğu genç, en yakınındakine bile derdini anlatamıyor. Aynı evin içinde, aynı sofrada ama farklı dünyalarda yaşayan insanlar hâline geldik. Kültür, sadece tarihi bir miras olarak kaldığında; maneviyat, yalnızca mübarek günlere sıkıştırıldığında; gençlik, doğal olarak başka teselliler arıyor. Ve ne yazık ki bu arayış çoğu zaman yanlış kapılara çıkıyor.
Burada sorulması gereken soru şudur: Bir genci uyuşturucuya iten şey gerçekten madde midir, yoksa manasızlık mı?
Hayatın bir anlamı, bir istikameti, bir ahlâkî zemini yoksa; insan, kendini uyuşturacak bir şey mutlaka bulur. Kimi maddeyle, kimi ekranla, kimi günlük hissiyatlarla…
Bu noktada çözümü sadece kolluk kuvvetlerinde, cezai yaptırımlarda veya istatistiklerde aramak eksik kalmaktadır. Elbette hukuk ve güvenlik şarttır ancak yetmez. Asıl ihtiyaç duyulan şey, yeniden inşa edilecek bir değerlerdir. Aileyi güçlendirmeden, gençle gerçek bir dil kurmadan, okulu sadece diploma veren bir yapı olmaktan çıkarıp karakter inşa eden bir mekâna dönüştürmeden bu gidişat durdurulamaz.
Anadolu’nun mayasında dayanışma vardı, utanma vardı, büyük–küçük hukuku vardı. Bu topraklar, insanı sadece hayatta tutmaz hayata dahil ederdi. Bugün o bağlar gevşedikçe, gençler savruluyor. Uyuşturucu, bu savrulmanın en acı fotoğrafıdır.
Bu yüzden meseleyi konuşurken bağırmak değil, düşünmek gerekiyor. Suçlamak değil, anlamak gerekiyor. Ve en önemlisi, gençleri kaybedilmiş olarak değil emanet olarak görmek gerekiyor. Çünkü mesele bir nesli kurtarma meselesidir bu da sadece devletin değil, hepimizin sorumluluğudur...







