İslam dünyasının içine düştüğü dağınık manzara, hakikat-i İslamiye ile yaşayan her vicdanı derinden yaralamaktadır. Bir tarafta on yıllardır İslam’ın mukaddesatına el uzatan, Filistinli mazlumların kanı üzerinden coğrafyamıza bir hançer gibi saplanan Siyonizm gerçeği, diğer tarafta ise bu büyük yangına karşı birleşmesi gereken Müslümanların kendi aralarındaki ihtilafları bulunuyor.
Bu noktada, özellikle İran’ın bölgesel politikaları, Suriye’den Yemen’e kadar uzanan bir bölgeye sebep olduğu insanî dramlar ve kendi dindaşlarına yönelik sergilediği baskıcı, mezhepçi tutumlar, ‘zulüm’ kavramının İslam halkası içinde ne yazık ki bir karşıtlık haline gelmiştir. Müslüman feraseti, faili kim olursa olsun zulme ‘zulüm’ demekle mükelleftir. Ancak Bediüzzaman Said Nursî’nin o muazzam müsbet hareket ve uhuvvet perspektifi, bizlere bu axı tabloda çok daha geniş bir ufuk açmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri, Uhuvvet Risalesi’nde bizlere adeta bugünün reçetesini sunarak diyor ki: “Hâlık’ınız bir, Mâlik’iniz bir, Mabud’unuz bir, Râzık’ınız bir, bir bir bine kadar bir bir... Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir, bir bir yüze kadar bir bir... Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir, ona kadar bir bir...”¹ Bu kadar bir birler vahdeti, tevhid-i kalbîyi iktiza ediyor ve ittifakı istiyor.
İşte bu muazzam birler silsilesi, İran’ın siyasi hatalarını veya bölgesel yanlışlarını eleştirirken dahi, asıl büyük düşmana karşı safı bozmamanın manevi gerekçesidir. İran’ın dahili ve harici yanlışlarını inkar etmeden, fakat bu yanlışları bir gareze veya İslam kardeşliğini temelden sarsacak bir adavete dönüştürmeden hareket etmek, Risale-i Nur’un bize öğrettiği adalet terazisidir. Zira İsrail’in Gazze’de yürüttüğü soykırım ve Kudüs’ün mahremiyetine yönelik saldırıları, Müslümanlar arasındaki cüzî ihtilafların, külli bir ittifakın önüne geçmesine asla izin vermemelidir.
İran’ın mezhebi taassubu veya siyasi hırsları neticesinde imza attığı zulümler ne kadar can yakıcıysa, bu ayrışmayı fırsat bilen Siyonizm’in İslam dünyasını parça parça yutması da o denli dehşetlidir. Bediüzzaman’ın tabiriyle, harici düşman gelip kapıya dayandığında, ev içindeki kardeşlerin birbirinin kusuruyla uğraşması sadece düşmanın işine yarar. Bizler, İran’ı hakka, adalete ve Ehl-i Sünnet’in geniş ve kuşatıcı şefkatine davet ederken aynı zamanda Kudüs davasında ve Siyonizm tehdidine karşı omuz omuza durma iradesini de göstermeliyiz. Bu, İran’ın yanlışlarını onaylamak değil, İslam’ın izzetini her türlü siyasi mülahazanın üzerinde tutmaktır.
Hülasaten, İttihad-ı İslam sadece bir siyasi proje değil, Kur’anî bir mecburiyettir. Mezhep ve meşrep farklılıklarını bir zenginlik değil de birer çatışma unsuru haline getirenler, bilerek veya bilmeyerek İslam dünyasının kalbine sıkılan kurşunlara yardım etmektedirler. Bugün ihtiyacımız olan şey, İran’ın bölgesel hatalarını adaletle teşhis eden, fakat İsrail zulmü karşısında Müslümanların vahdetini ve izzetini haykıran dengeli bir duruştur.
Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Bizler muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur.”² demeliyiz. Husumetimiz ancak zulme, sömürüye ve İslam’ın mukaddesatına kastedenlere olmalıdır.
Gelin, aramızdaki suni duvarları yıkalım ve ‘Mü’min mü’minin kardeşidir.’ hakikatiyle, Kudüs’ün hürriyeti için tek bir vücut olmanın yollarını arayalım.
Dipnot:
¹: Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Yirmi İkinci Mektup s. 290 (Uhuvvet Risalesi).
²: Bediüzzaman Said Nursi, Eski Said Dönemi Eserleri s. 505 (26 Şubat 1324 – 11 Mart 1909 Sayı: 70 Volkan Dergisi’nde yayınlanan makale).







