Hayatımızın büyük bir kısmını ekranda geçiriyoruz ama çoğu zaman ekrandan çok ekranın arkasındaki görünmez mekanizmanın bizi yönlendirdiğini fark etmiyoruz. İzlediğimiz içerikler, karşılaştığımız haberler, karşımıza çıkan yorumlar ve hatta neye kızıp neye sevineceğimiz çoğu zaman bizim irademizle değil, sessizce işleyen bir algoritmanın tercihiyle belirleniyor. İnsan kendi beğenilerinin özgür olduğunu sanıyor; oysa ekranın dili, insanın zaaflarını ölçen bir teraziden geçiyor. Biz ‘seçiyoruz’ derken, aslında seçtiklerimiz çoktan bizim yerimize belirlenmiş oluyor. Bu da insanın aklına ister istemez şu suali getiriyor... Gerçekten karar veren kim?
Algoritmalar görünmez bir terbiyeci gibi çalışıyor. Ne kadar süre izlediğimize, hangi görüntüde durduğumuza, hangi cümlede tereddüt ettiğimize kadar her şey kaydediliyor. Bize benzeyen içerikler çoğaltılıyor, benzemeyenler sessizce eleniyor. Böylece insan farkına bile varmadan kendi görüşlerinin yankılandığı dar bir koridora sıkışıyor. Düşüncelerimiz genişlemiyor aksine görünmez bir duvar örülüyor etrafımıza. Bu duvar harçla değil, tercihlerimiz sanılan küçük tıklamalarla yapılıyor. Ve insan şunu merak ediyor. Bu duvarı biz mi örüyoruz, yoksa duvar örülürken biz sadece seyirciden mi ibaretiz? Ekranın kendisi masum olabilir fakat insanı yönlendiren bu görünmez mekanizma çoğu zaman hakikatten çok ilgiyi, adaletten çok etkileşimi, derinlikten çok tıklanmayı esas alıyor. Bu yüzden bir haberin doğruluğundan çok kaç kişi tarafından görüleceği önem kazanıyor. Hakikat sessizleşiyor, gürültü ise güçleniyor. Kalıcı olan değil, hızlı olan öne çıkıyor. İçeriğiyle hiç alakası olmayan bir başlık ile sunulup dikkat çekerken hakikatin üstünü kapatıyor. Tam bu noktada insanın vicdanı devreye girmesi gerekirken, çoğu zaman ekranın hızına kapılıp iç sesi duyamaz hâle geliyor. Bu akış bizi nereye taşıyor, biz bu akışa gerçekten razı mıyız?
En tehlikeli yanı ise algoritmaların sadece göstermemesi, aynı zamanda saklamasıdır. Bize neyin sunulduğunu gördüğümüz için bir hakikat yanılsamasına kapılıyoruz ama neyin saklandığını bilmediğimiz için eksik bir dünya tasvirine teslim oluyoruz. Bu eksiklik bazen bir zulmün görünmez kılınması, bazen adaletin geri plana itilmesi, bazen de toplumun acı bir gerçeğinin gündeme gelmemesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Ekran bize dünyanın tamamını gösteriyor gibi yapıyor ama aslında dünyanın sadece tercih edilmiş bir parçasını gösteriyor. Gösterilmeyen bir hakikat, hakikatten sayılmaktan çıkar mı?
Tüm bu görünmez yönlendirme arasında insanın en büyük dayanağı yine vicdanıdır. Çünkü algoritmalar zaafları ölçer, vicdan ise hakikati tartar. Algoritmalar hızla çalışır, vicdan ise derin düşünmeye davet eder. Algoritmalar neyi görmek isteyeceğimizi tahmin eder, vicdan ise neyi görmemiz gerektiğini söyler. Bu yüzden ekranı suçlamak yerine ekranın önündeki insanın kendine dönüp şu soruyu sorması gerekir. “Ben neyi seçiyorum?” değil, “Beni neye yönlendiriyorlar?”
Belki algoritmaları değiştiremeyiz, ama algoritmaların bizi değiştirmesine seyirci kalmak da kader değildir. Hakikatin peşine düşen bir insan, gösterilenle yetinmez saklanana da bakmak ister. Vicdanın ışığı, ekranın gölgesinden daha kuvvetlidir. Fakat bu ışığın yanması, insanın kendi içinde bir arayışa yönelmesiyle mümkündür. Çünkü yönlendiren sistemler çoğaldıkça, kendi irademizi koruma sorumluluğu da büyüyor. Hakikati gerçekten biz mi arıyoruz, yoksa bize gösterilenleri hakikat sanıp rahatlamayı mı tercih ediyoruz?







