Her dönemin kendi arayışları vardır. Kimi zaman bilgi peşindeyiz, kimi zaman başarı. Ama belki de en değerli arayış, "Nasıl daha iyi bir insan olabilirim?" sorusunun peşinden gitmektir. İşte tasavvufun en temel hedeflerinden biri budur: İnsan-ı Kâmil olmak… Yani hem Yaradan’a, hem de yaradılana karşı en güzel hâl üzere bulunmak.
Bu kavramı ilk ortaya koyan büyük sufilerden biri İbnü’l-Arabi’dir. Ardından Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gibi gönül erleri bu anlayışı daha da derinleştirmiştir. Onlara göre insan-ı kâmil olmak, sadece dinî vecibeleri yerine getirmekle sınırlı değildir. Asıl mesele, kalbi güzelleştirmek, ahlâkı yüceltmek, nefsin arzularını törpülemektir.
Peki bu nasıl olur?
Kâmil insan; kimseye el açmaz, mal mülk hırsıyla yanıp tutuşmaz. Elindekine kanaat eder, olmayana sabreder. Herkesin gönlünü hoş tutar, kimseyi dışlamaz. Öfkesini yutar, affetmeyi bilir. Hayatın acı-tatlı her halini Allah’tan birer imtihan görür ve başına gelen hiçbir şeyden şikâyet etmez.
İbrahim Hakkı Hazretleri’nin ifadesiyle, bu insanın gözünde ipek ile yün, altın ile taş, meyve suyu ile sade su aynıdır. Gösterişe değer vermez. Çünkü onun kalbi, zaten ilahi güzelliği tatmıştır. Bu yüzden kimseden bir şey beklemez ama herkese yardım eder.
Yetimi sever, misafire ikram eder, hatta hayvanlara bile merhametle davranır. En önemlisi de, Allah’tan başka hiç kimseye gönül bağlamaz.
Ama bu noktada altını çizmek gereken bir şey var: Bu hâl, bir gecede elde edilmez. Kâmil insan olmak; sabırla, çabayla, düşe kalka ilerlenen uzun bir yoldur. Herkes bu yola çıkabilir, ama herkes yürümeye cesaret edemez.
Yine de şu bir gerçek ki; dünya, biraz daha “kâmil insan”a benzeyen insanlara muhtaç. Belki hepimiz birer kâmil olamayız ama o yolda yürüyenlerden olabiliriz. Çünkü daha iyi bir insan olmak, sadece bizim değil, yaşadığımız toplumun da en çok ihtiyaç duyduğu şey.
Kendi kalbimizi güzelleştirmekle başlar her şey…
Kaynakça: Mehmet Sait Demir / Erzurumlu İbrahim hakkı Hazretlerine göre İnsan-ı Kâmil







