Ömer bin Abdülaziz, Babası Abdülaziz bin Mervan, Emevîlerin önde gelen valilerindendi; annesi ise Hz. Ömer’in torunuydu. Rivayetlere göre, annesi Ümmü Asım’ın annesi, sütüne su katmayı reddeden dürüst bir genç kızdı. Bu hikâye, sadece bir erdem masalı değil; bir karakter inşasının başlangıcıydı. O genç kızın doğruluğu, torununda devlet adaletine dönüştü.
Süleyman bin Abdülmelik’in vefatından sonra, halifelik için ailesinden birini değil, halkın ve âlimlerin teveccühünü kazanmış Ömer bin Abdülaziz’i seçmesi aslında bir dönüm noktasıydı. Bu karar, saltanatın alışılmış kurallarına meydan okumaktı. Süleyman, yeğeni hakkında şöyle demişti: “Onda şeytanın nasibi yoktur.” Bu, bir itiraf değil, bir teslimiyetti.
Halifeliğe geldiğinde Ömer bin Abdülaziz'in yaptığı ilk şeylerden biri, kendi ailesinin ayrıcalıklarına son vermek oldu. Saraya girer girmez, eşi Fâtıma’ya, “Bu mücevherler senin değil, ümmetin malı. Ya iade et, ya da yollarımız ayrılır,” dedi. Cevap basitti ama anlamı büyüktü: “Seni onlara tercih ederim.”
Ömer bin Abdülaziz döneminde adalet, devlet politikasının ana omurgasıydı. Haksız alınmış mallar sahiplerine iade edildi. Mazlumların sesi duyuldu. Zulmeden memurlar görevden alındı, hak yiyen yöneticiler sorgulandı. Ömer, “Adaletin sapmasından korktuğum kadar hiçbir şeyden korkmam” derken, bunu laf olsun diye değil, yaşamak için söylüyordu.
Ekonomi politikalarında da devrimsel adımlar attı. Beytü’l-Mal’i zenginlerin değil, yoksulların malı saydı. Borçlular için özel bir fon kurdu. Medine valisine yazdığı mektupta, borçlu ölenlerin borçlarının devlet hazinesinden ödenmesini emretti. Bu karar, sadece ekonomik değil, psikolojik bir devrimdi: İnsanlar devlete güvenmeye başlamıştı.
Emevîler döneminde fetihlerle genişleyen İslam toprakları, Ömer bin Abdülaziz zamanında durakladı. Ancak bu bir zayıflık değil, bir stratejiydi. O, “İslam kılıçla değil, adaletle yayılır” diyordu. Nitekim onun döneminde, silah kullanılmadan binlerce kişi Müslüman oldu. Onun etkisiyle Haricî isyanları dahi durdu. Çünkü artık adalet, konuşuyordu.
İslam dünyasında iç barış adına attığı en büyük adım ise, Emevî hutbelerinde yıllarca süren Hz. Ali’ye lanet uygulamasını sona erdirmesiydi. Yerine Nahl suresinin 90. ayetinin okunmasını emretti: “Şüphesiz Allah adaleti, iyiliği ve akrabaya yardım etmeyi emreder...” Bu, sadece dini bir tercih değil, toplumsal yaraları saran bir merhemdi.
Ömer bin Abdülaziz israfı yalnızca eleştirmedi; bizzat karşısında durdu. Kâbe örtüsünün her yıl değiştirilmesi geleneğini “gösteriş ve savurganlık” diye reddetti. Kendi kıyafetlerini sattırarak parasını hazineye aktardı. Sarayındaki süslemeleri kaldırmak istedi ama toplumsal huzursuzluk olur diye geri adım attı.
Medine valisi daha fazla kâğıt isteyince cevabı öğreticiydi: “Satır aralarını sıklaştır. Kaleminin ucunu incelt, israf etmeyin.” Bu sadece malzeme değil, zihniyet tasarrufuydu.
Ömer bin Abdülaziz'in yaşamı, adeta sessiz bir devrimdi. Müslümanlar arasında hakkıyla tanınan bir isimdi ama kendisi hep görünmekten kaçtı. Yalnızca iki buçuk yıl süren halifeliği, İslam siyaset tarihinde ahlâk temelli yönetime en yakın model olarak kabul edilir.
Müslümanların gönlünde yer edinmiş bu halife, Hz. Peygamber’in “Her yüzyıl başında bir müceddid gelir” hadisiyle de ilişkilendirilmiştir. Çünkü o, sadece dini değil; ahlâkı, ekonomiyi, toplumsal yapıyı ve siyaseti yenileyen bir inkılapçıdır.
Belki de bir şairin satırları onu en iyi şekilde anlatıyor:
“Hilafet kime geldiyse onu süsledi. Ama sana geldiğinde, hilafet süslendi…”
Faydalanılan kaynak: Koyuncu, Mevlüt. İkinci Hazreti Ömer (Ömer bin Abdülaziz) 1. Baskı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1996







