Garip bir çağda yaşıyoruz.
Teknolojiyi icat edenler ondan uzak duruyor, teknolojiyi en az tanıyanlar ise ona en sıkı şekilde bağlanıyor. Sosyal medyayı kuranlar çocuklarına tablet vermiyor, algoritmaları yazanlar ekran süresini sınırlıyor. Ama biz, zarar verdiğini bildiğimiz hâlde telefondan kopamıyoruz. Bu bir çelişki değil; bu bir psikoloji.
İşte tam bu noktada akla rahatsız edici bir benzetme geliyor: Dijital Stockholm Sendromu.
Klasik Stockholm Sendromu’nda, rehine kendisine zarar veren kişiye zamanla bağlanır, onu savunur, hatta onunla özdeşleşir. Dijital dünyada olan da buna çok benziyor. Bizi bağımlı hale getiren, dikkatimizi parçalayan, zamanımızı tüketen teknolojiyi tanıyoruz. Nasıl çalıştığını az çok biliyoruz. Ama yine de onu savunuyoruz. “Herkes böyle”, “başka çaremiz yok”, “olsun, kolaylık sağlıyor” diyerek kendimizi ikna ediyoruz.
Teknolojiyi yaratanlar bu sistemlerin nasıl çalıştığını çok iyi biliyor. Bildirimlerin neden kırmızı olduğunu, kaydırma hareketinin neden sonsuz tasarlandığını, beğeni sisteminin beynin hangi kimyasına dokunduğunu biliyorlar. Çünkü bunlar tesadüf değil; dikkat ekonomisinin bilinçli ürünleri. Ama biz kullanıcılar, bu mekanizmayı gördüğümüz hâlde rahatsız olmamayı tercih ediyoruz. Çünkü vazgeçmek zor.
Zarar veren bir şeye alışmak, onu sevmek zorunda olduğumuz anlamına gelmiyor. Ama insan zihni, kaçamadığı bir durumla karşılaştığında onu normalleştiriyor.
“Zaten dinleniyoruz”, “zaten izleniyoruz”, “zaten her şey kayıt altında” cümleleri işte bu teslimiyetin dili. Bu noktada artık korku yok, itiraz yok; sadece kabullenme var.
En tehlikeli kırılma da burada yaşanıyor. Eskiden insanlar teknolojiden şüphe ederdi. Şimdi ise teknolojiye dair her eleştiriyi abartı olarak görüyoruz. Bizi yönlendiren algoritmaları savunuyor, bizi bağımlı yapan uygulamaları hayatın vazgeçilmezi ilan ediyoruz. Tıpkı rehinenin, kendisini tutsak eden kişiyi koruması gibi.
Bu yüzden “teknolojiyi yaratanlar neden teknolojiyi sevmiyor?” sorusu aslında çok anlamlı. Çünkü onlar sistemin arka planını görüyor. Biz ise ön yüzüyle yetiniyoruz. Onlar riskleri biliyor, biz konforu seçiyoruz. Onlar sınır koyuyor, biz sınırsızlığa teslim oluyoruz.
Mesele teknoloji düşmanlığı değil. Mesele şu soruyu sorabilmek:
Bizi kontrol eden bir şeyi neden bu kadar gönüllü savunuyoruz?
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, özgür olduğumuzu sanmamız. Oysa gerçek özgürlük, zarar verdiğini bildiğin bir şeyden vazgeçebilme gücüdür. Eğer bunu yapamıyorsak, adı ister bağımlılık olsun ister alışkanlık… Sonuç değişmiyor.
Belki de gerçekten yaşadığımız şey şudur:
Bizi esir alan bir sistemi sevmeyi öğrendik.
Ve buna normal diyoruz.
Pusulanız bilgi olsun.








Her gün çocuklarla evde tartışma konumuz bu. Teşekkür ederim başkan. Onlara da okutacağım yazını