Bir kez daha şu İslâmcılık meselesi
İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Bir kez daha şu İslâmcılık meselesi

16 Haziran 2021 - 13:10

İslâmcılığın şartı üçtür. Birincisi faizsiz, sosyal adalete dayalı bir ekonomik düzen kurmak. İkincisi, Müslümanların kendi kararlarını kendilerinin alabilmesini sağlayacak antiemperyalist bir siyasal düzen oluşturmak. Üçüncüsü, sanayiden finansa, teknolojiden kültüre, ordudan enerjiye tüm İslâm ülkelerinin işbirliği içerisinde olmasını temin.

İslâmcılığın kırmızı çizgisi de üçtür: Birincisi terörden uzak durmak. İkincisi cehaletten uzak durmak. Üçüncüsü “kapalı yapı” üretmemek.

Dikkat isterim: Daha çok insanın Müslüman olmasını temin etmek, “öteki” ihdas ederek onu yok etmek, büyük insanlık birikimi ile ilişkisizlik gibi şeyler İslâmcılığın hedefleri ve ajandasıyla uzak-yakın ilişki kurabileceğiniz meseleler değildir.

Yine dikkat isterim: Bazılarının zan ve iddia ettiği gibi İslâmcılık İslâm’la eşitlenebilecek bir şey de değildir. İslâmcılık, henüz iki yüz yaşına bile girmemiş, tam bir “ideoloji” katına da çeşitli sebeplerle çıkamamış bir ideolojik yönelimdir.

Önce mabadından İslâmcılık tanımı uydurup ardından da “bu İslâmcılar şöyle, bu İslâmcılar böyle” diye ağzını doldura doldura konuşanlara da kötü bir haberim vardır: Ne olduğunu bilmediğin şey hakkında konuşursan sana en hafifinden “cahil” derler.

Hadi size dev bir hizmet yaparak oran vereyim: Bugün AK Parti’nin içerisinde temsil ettiği İslâmcı sayısı oransal olarak AK Parti’ye oy verenlerin yüzde 7’si civarıdır. Daha fazlası değil. Büyük bir başarıyla muhafazakârları, sıradan milliyetçileri, mukaddesatçıları, kalıtsal sağcıları ve bir miktar liberali bünyesinde eriterek “ilginç bir sosyolojik karışım” elde eden AK Parti’nin ajandası da İslâmcı bir ajandadan çok “kendine mahsus bir yol haritası ile” şekillenmiş durumdadır.

Bu, burada bir dursun.

Ruşen Çakır var biliyorsunuz. Hastasıyız. Son 12 yıldır düzenli olarak “AK Parti 6 ay içerisinde gidiyor” analizi yapmasıyla ve de İslâmcılık çalışmalarıyla maruftur. Bu kez de “Radikal İslâmcılığı bırakanlar anlatıyor” başlıklı bir diziye başlamış (niyeyse) Norveç tarafından bile desteklenen sitesinde.

Ruşen Çakır’ın sitesi “adını kendi isteği doğrultusunda değiştirerek” söyleşi veren Mustafa’nın hikâyesini sunmuş bize son olarak. Ama ne hikâye... Seküler, CHP’li bir ailenin oğlu olan ve rakı sofralarında büyüyen Mustafa önce Mevlânâ’dan Buhari ve Müslim’e gidip hadis okuyor. Yaşadığı yerde Şiiler olduğu için önce Şii oluyor. Ardından bir Şii mollanın gizli Ehl-i Sünnet yeğenine takılıp Sünni oluyor. Menzilcilerin, Gülencilerin ve cihatçı olmayan Selefilerin takıldığı bir camide namazlarını kılmaya başlıyor. Atpazarı’na takılmaya başlıyor. Özgür-Der ve Haksöz gibi derneklerle tanışıp koyu bir Selefi oluyor.

Hikâyenin bu noktadan sonrası ise tam da tahmin edebileceğiniz gibi gelişiyor. İkinci eşler, yasak ilişkiler, “içime sinmediler”, “olmayacak işler gördüm”ler falan derken tarihselcilikle yapılan final.

Şimdi şu. 18 yaşından 29 yaşına kadar birbirine tamamen zıt dört durağa, Şii, Sünni, Selefi ve tarihselci duraklarına uğrayan biri olabilir mi? Tabii ki olabilir. Ama medyanın değil, psikologların konusudur bu. Mustafa “hiç sevilmemiş” olabilir, başka bir buhranı olabilir falan. “Allah şifasını versin” deyip geçelim. Diğer yandan, örneğin seküler kesimde de Mustafa’nın bu hikâyesine benzer bir dünya hikâye bulabiliriz. “Beyaz yakalıların var olma krizi: Ofiste kokaine başlayanlar anlatıyor” dizisi yapsak hiç zahmet çekmeyiz zannediyorum. Ve fakat bunu yapmayız. Niçin yapmayız? Çünkü Mustafa ve benzerlerinin bir bütün olarak koca bir sosyolojiyi temsil etmediğini, etmeyeceğini bilecek kadar dengeliyizdir.

Özgür-Der ve Haksöz’e takılıp Selefi olunmayacağını, olunamayacağını, Özgür-Der ve Haksöz’e takılmasına rağmen Selefi olmayı başarmış birinin Özgür-Der ve Haksöz’ün hilâfına Selefi olduğunu bilecek kadar da vakıfızdır olaya.

Ve fakat Ruşen Çakır da, “İslâmcılar da İslâmcılar” diyerek asla o şekilde var olmayan bir sosyolojinin üzerinde tepinenler de aslında temelde ne yaptıklarını çok iyi bildikleri için “yalan söylemeyi” de, “manipüle etmeyi” de, “çarpıtmayı” da sorun etmiyorlar. Hakikatle değil “görev bilinciyle” tutuyorlar işlerini.

Bu arada olan da “birbirlerini birbirlerinin can düşmanı saymaya başlayan” sıradan insanlara oluyor. Toplumsal sözleşmemiz buralarda, bu operasyon üslerinde bombalanıyor. Buna izin vermemek gerekir.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

', 'auto'); ga('send', 'pageview');