Milletvekilleri, siyasi bir göreve atananlar ya da bürokratlar, ya da bir yerlere kendilerini intisablı kabul edenleri uyarıyorum.. Kim olursa olsun, size, din ya da devlet adamı biri emir verdiğinde, o işi anlayıp dinlemeden, o şeyi, sizden istendiği gibi, sorgulamadan kabul ya da reddederseniz, o kişiyi İlah ve Rab konumuna yükseltmiş olursunuz. Amir-Memur ilişkisi bu açıdan çok tehlikeli bir hale gelebiliyor. Özellikle asker, polis, istihbarat da bu durum daha da keskin bir hal alabiliyor.
Biz peygamberimize bile sormadık mı, “bu bizden istediğiniz şey vahiy mi, yoksa sizin kanaatiniz mi” diye! Vahiyse iman ettik.. Hem de cephede, savaşa hazırlık yaparken. Biz Resulümüzün iki sıfatına birden iman ettik. Onun bir abd ve bir de resul sıfatı vardır. Onun Resul sıfatı ile bize söylediği her şey dindir. Abd sıfatı ise, masumiyet ilkesi sebebi ile, onun söz ve fillerinde asla masiyet söz konusu olmaz. Cebrail onu uyarır ve o da hemen kendini düzeltir. Aksi halde onu mutlaklaştırmak, İlah ve Rab konumuna yükseltmek demek olur ki, Hristiyanlar Hz. İsa’yı bu şekilde İlah ve Rab edindiler.
Ne din adamlarını, ne de devlet adamlarını ya da Allahtan başka herhangi bir kimseyi ya da bir şeyi İlah ve Rab konumuna yükseltmemiz yasaklanmıştır.
Yahudilere Cumartesi yasağı dolayısı ile hiçbir ülkede askerlik de ya da diğer alanlarda olsun, makine kullanma emri veremezsiniz, ama İslam ülkelerinde bile kimse haram aylarda, Müslümanların uyması gereken kuralları dikkate almaz. Ve hiçbir Müslüman topluluk da, Üniversite ya da cemaat olsun, bunu tartışamaz, konuşamaz.
Yahu biz artık fiilen uymasak da, bu memlekette şapka giyme mecburiyeti var. Yasa emri. O yasa orada duruyor. Yasa uygulanmıyor ama, kimse bir ölünün hatırına o yasayı oradan çıkartamıyor.
Yahudiler, geçmişte kendilerini “Allah’ın ailesi”nden saymışlardı. Babil sürgününden sonra da Üzeyir aleyhisselamın Tevrat’ı yeniden tedvir etmesi dolayısı ile onun haşa Allah’ın oğlu olduğunu söylemişlerdi. İseviler de daha sonra aynı yanlışa düşerek Hz. İsa’ya “Allah’ın oğlu” dediler.
Bugün de birileri, din ve devlet büyüklerini haşa bu konuma yükseltiyorlar. Göklerin hazinelerinin anahtarının onların ellerinde olduğu, göklerin ordularının komutasının onlarda olduğunu, toplumun rızgına, eceline onların hükmettiğini düşünüyor, ezel ve ebed davası güdüyorlar. Açık açık “insanların, ülkenin kaderini değiştirmek”ten söz ediyorlar.
Zamane müşriklerinin halleri, Mekke müşriklerinin hallerinden farklı değil aslında.
(Tövbe 31)’de, ayet bu İlah ve Rab edinme konusunda şöyle der: “Allah’ı bırakıp da din âlimlerini, rahiplerini, özellikle Meryem oğlu Mesîh’i Rab edindiler. Oysa tek bir Tanrı’ya kulluk etmekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka tanrı yoktur; O yüceler yücesidir, onların yakıştırdıkları eş ve ortaklardan bütünüyle uzaktır”.
Burada Yahudi ve Hıristiyan’ların Allah’ı bırakıp da insanları Rab edinmeleri eleştirilmektedir. Yahudiler bakımından (Mâide 44). Hıristiyanlar bakımından ise (Âl-i İmrân 64, 80) ve (Yûsuf (39) bu konuda daha fazla ayrıntı verilmektedir. İslam inancında, Allah’tan başka birini, Din büyükleri ya da devlet büyükleri olsun bu çerçevede “ulûhiyyet birliği” ve “rubûbiyyet birliği”, yani İlah ve Rab olarak tek bir varlığa inanıp bağlanmanın kaçınılmazlığı esastır. Ayet bize Hristiyanların ve Yahudilerin. Onların din adamlarına / Ruhbanlara taptıklarını değil, onlara Tanrı benzeri bir otorite anlamı yüklediklerini haber veriyor. Onların mutlaklaştırılmasından söz ediliyor. Nitekim Adîy b. Hâtem ile Hz. Peygamber arasında bu âyet hakkında şöyle bir konuşma geçtiği rivayet olunmuştur:
– “Yâ Resûlellah! Biz onlara kulluk etmiyorduk ki!
– “Peki, onlar size istediklerini helâl (Meşru), istediklerini haram (Yasak) kılıyorlar ve siz de onlara uyuyor değil miydiniz?”
– “Evet!”
– “İşte burada söylenen de odur” Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, râhiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler. Halbuki onlara, kendisinden başka ilâh olmayan bir tek Allah’a kulluk etmeleri emredilmişti. Allah, onların şirk koştukları şeylerden münezzehtir.
Buna göre, herhangi birini Rab edinmek için ona “Rab” adını verip vermek şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmadan o kişinin emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda o kişiyi kanun koymaya yetkili kabul edip, ne söylerse, ne emrederse doğru kabul etmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini hesaba katmadan hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek anlamına gelir. Bu da onları İlah (Hüküm koyucu), Rab (Terbiye edici) olarak kabul etmek anlamına gelir.
Bu anlamda Cenab-ı Allah (cc) (İsra, 2)’de “(Benden başkasını dayanılıp güvenilen bir Rab edinmeyin) diyerek bu kitabı hidayet vesilesi kıldık.” Buyrulmaktadır.
Rebi' b. Enes diyor ki: "Ben, Ebul Âliye'den "Yahudiler ve Hristiyanlar, hahamlarını ve papazlarını rabler edindiler." âyetinin manasını sordum ve dedim ki: "îsrailoğullarında bu Rab edinme olayı nasıldı?" O dedi ki: "Hahamlar bize ne emrettiyse ona uyduk. Neyi de yasakladıysa, sözlerini dinledik. Halbuki bunların emrettikleri ve yasakladıkları şeylerin hükmü, Allah’ın kitabında mevcuttu. İnsanlar din adamlarının telkinlerini nasihat kabul edip aldılar ve Allah’ın kitabım arkalarına attılar. Böylece Allah’ bırakıp din adamlarım rabler edinmiş oldular”.
Bir toplumda her çeşit insan vardır. Birilerinin helal kabul ettiğini başkası haram kabul eder. O zaman bu konuda devletin, halkın inancını hesaba katmadan herkesin uymak zorunda olduğu kurallar koymaması gerekir. Herkesin kendi inancına göre yaşamasının önünün açılması, ancak bu konuda kimsenin ötekilerin mal, can, namus, akıl, inanç ve nesil emniyetine, fıtratına müdahele etmemesi , ötekilere karşı açık ve yakın bir tehlike oluşturmaması gerekir.
Adil bir devlet, Bir Müslümana domuz yediren, şarap içiren, bir Hindu’ya İnek eti yediren birisinin yakasına, inanç hürriyetine tecavüzden yapışmalıdır. Sonuçta “benim dinim bana, onların dini onlara”. Ben onların kutsalına saldırmayacağım, onlar da benim kutsalıma saldırmayacak. Bazı konularda birbirimize hoşgörü göstermesek bile, tahammül göstermemiz, sabırlı olmamız gerekir.
Bu anlamda tüm dünyada kökten bir Hukuk reformuna ihtiyaç var. Toplumların inançları kendi hayatlarından daha değerlidir. O insanlar devleti kendi inançlarını özgürce yaşamak, malları, canları, sevdikleri güvende olsun diye kurar ve dinler, siyasi sınırları, coğrafi sınırları aşan evrensel bir değerdir.
İnsanların devlete sadakatlerinin ölçüsü, dinlerine olan sadakatini ifadesi, yaşanması ve korunması ile sınırlıdır. Devletin bunu taahhüt etmesi, garanti etmesi gerekir.
Devlet bedense, din Ruh’u temsil eder. Beden ölümlü, ruh ölümsüzdür. Ruhsuz beden cesettir, topraktır.. Bedene kişilik, şahsiyet kazandıran onun ruhaniyetidir. Ruh ezeli ve ebedi olan Allah’ın egemenliğine boyun eğer, devlet, yercil ve vekaleten dünyevi hak ve hukukun düzenleyicisidir.
Bizdeki yanlış Laiklik anlayışının sebeb olduğu sakat uygulamalar, insanı meydana getiren asli unsurların savaş alanı olmuştur. Bu çelişki, topluluklar arası savaşlara sebeb olduğu gibi ferdin aklı ile kalbinin savaşına dönüşmüştür.
Farklılıklarımıza rağmen, barış içinde bir arada yaşayacağımız bir düzen inşa edilecekse ciddi bir hukuk reformuna ihtiyaç var.
Bugünkü Anayasa değişiklik tasarıları, yapılan yasalarla aslında ne dünya ve ne de ahiret saadetine ulaşmak mümkün değil.
Selam ve dua ile.