Yaz biterken...
İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Yaz biterken...

28 Ağustos 2018 - 18:52 - Güncelleme: 28 Ağustos 2018 - 18:59

Aslında gereğinden fazla uzayacak sanki bu yaz. Yani “yaz biterken” deyişim biraz lafın gelişi. Eylül geliyor diye. Ve İstanbul için Eylül hala sonbaharın başlangıç ayıdır diye.

İlginç bir yaz geçirdik yine. Bir başkanlık seçimi ile kocaman bir kur krizi sığdı geride bıraktığımız üç aya.

Ne olduğunu, nasıl olduğunu çok da anlamadığımız bir ekonomik durumun içerisinde bulduk kendimizi. En basit tanımlamayla söyleyecek olursak, asgari ücretli bir çalışan Mayıs’ın otuzunda 360 dolar kazanırken Ağustos’un yirmi yedisinde 260 dolar kazanmak durumunda kaldı.

İsmini nasıl koyarsak koyalım, bu ekonomik daralma bir müddet daha devam ederse başka, bambaşka şeyler konuşmak zorunda kalabiliriz.

Şurada bir anlaşalım. Gördüğümüz kadarıyla ABD denilen ahmaklık ülkesinin Trump isimli ahmak başkanı doların değerlenmesi için bir çeşit “tehlikeli oyunlar” serisi başlatmış durumda. Ülkesini twitterdan yönetiyor görüntüsü veren bu ahmak herif oynadığı bu oyunların kısa vadede bile tutmayacağının farkında olmayabilir mi? Hayır, bence farkındadır ama bir çeşit iç politika manivelası olarak görüyor bu oyunları. Bu esnada olan Türkiye gibi, Rusya gibi, Arjantin gibi, Brezilya gibi ekonomilere oluyor elbette.

Şurada kafam çok net: Türkiye, bu çoğunluğu suni olarak oluşturulmuş ekonomik daralmayı aşacak kapasitede bir ülkedir. Bununla baş etmenin bir yolunu bulacağız elbette.

Beni daha çok ilgilendiren mesele ise, bu ekonomik daralmanın Türkiye’deki tartışılma biçimi. “Aynı gemide değiliz” korosunun karşısına “ver mehteri” coşkusunu koymanın bu tartışmayı sağlıklı bir yere götürmediği ortada. Zannederim ekonomimizi yöneten kadronun son isteyeceği şey de bu karşıtlık üzerinden ilerlemektir.

Biraz daha sükûnetin kimseye zararı olmayacağını düşünenlerdenim. Fırsatını bulmuşken “aynı gemide değiliz” diyerek memleket karşıtlığı yapanların da, yaşadığımız her durumu “büyük bir uluslararası komplonun büyük parçası” olarak sloganlaştıranların da bu sükûneti muhafaza etmemizi zorlaştırdığını düşünüyorum. Elbette uluslararası bir komplo var ortada. Elbette Trump Amerika’yı “güvenli bölge”ye taşımak için dünyanın köküne kibrit çakmaktan çekinmeyecek bir adam. Bütün bunlar tamam da, “yapılması gereken nedir, mücadele yöntemimiz ne olmalıdır” sorularını sorarak ilerlemek daha makul geliyor bana.

Birkaç önemli tartışma maddesi öne çıktı bu ekonomik daralma boyunca. Bence en önemlisi benim gibi sürekli “üretim ekonomisi bizi kurtarır” diyen adamlara sağlam bir katkı olarak “üretim ekonomisi ama nasıl” sorusunun cevabını arayan bir tartışma zemini oluştu. “Markalaşma” denilen meselenin önemi uzun süreden beri ilk defa bu kadar ciddiyetle konuşuldu memlekette.

Şöyle anladım ben bu tartışmada işaret edilen umut ışığını: “Kendi katma değerini markası üzerinden oluşturan ürünlerin üretimi ciddi bir ekonomik çıkış yolu olabilir Türkiye için.”

Doğrusu bu tartışmayı en çok Sanayi ve Teknoloji Bakanı’nın takip ettiğini düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde Mustafa Varank ve ekibinin “yüksek teknolojili ve markalaşmış ürünler” konusunda bir atak yapacağını zannediyorum. Zaten giderek geliştirdiğimiz savunma sanayi iyi bir başlangıç noktası olacaktır.

Yine öne çıkan tartışma maddelerinden biri de Türkiye’nin tarımsal üretim potansiyelinin doğru kullanımı başlığı idi. Tartışmalardan anladığım kadarıyla organik tarımdan dikey tarıma, tarım ürünlerinin markalaşarak satışından toprak reformuna değin çok önemli kalemlerde yapılacak son derece devasa işler var. Burada bence Türkiye’nin kaybedeceği bir tek günü bile yok.

Tabii, büyük umudumuz ise Türkiye’nin, uzun vadede faizsiz ve “Doları rezerv para olarak kullanmayan” bir ekonomi oluşturarak bütün dünyada öncü bir rol oynamasıdır. Olur mu, bilmem. Ancak olması için gayret edersek, olabileceğine dair umudumuzu diri tutarsak o günün gelmesi yakınlaşır.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

', 'auto'); ga('send', 'pageview');