Yakın tehlike uzak hayal...
İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Yakın tehlike uzak hayal...

25 Ocak 2022 - 17:49

Türkiye’nin geleceği hakkında olumlu düşünen, olumlu beklentileri olan, bu ülkenin büyük potansiyelinin hayata geçmek üzere olduğuna inanan ve adına “Türk yüzyılı” diyebileceğimiz bir eşikte beklediğimizi fark eden biriyim.

Gündelik politikanın karanlık dehlizlerine ve türlü ayak oyunlarına bu yüzden itibar etmem. Bakanlar Kurulu listesiyle bu sebeple ilgilenmem. Asıl olanın “yürüyüşün yönü” olduğuna inanırım zira. Yürüyüşün yönü zarar görmediği sürece, yürüyüşün bizatihi kendisi zarar görmediği sürece gündelik politika, bildiğimiz düzenini kurgulayıp “bol oyunlu bir meslek” olarak yoluna devam etsin varsın.

Ne var ki, gündelik politikanın geldiği son noktanın Türkiye’nin yürüyüşüne zarar verebileceğine dair endişeleri olan insanların endişelerine de kulak kabartmak lazım gelir.

Baktığım yerden kendimce gördüğüm şudur. Türkiye’de gündelik politikaya dâhil iktidarın da, muhalefetin de “temsil düzeyi” sorunludur.

Muhalefetin düzeyini Sedef Kabaş, iktidarın düzeyini de Sedef Kabaş’ın özel hayatı üzerinden tezvirat yapan taife belirlemeye başlarsa o sıkıntı büyür ve Türkiye’de asla ölmemesi gereken bir şey ölür. Nedir o? Makuliyet.

Açıkça yazacağım. Ne pahasına olursa olsun Recep Tayyip Erdoğan’ı koltuğundan etmeyi kafasına koymuş olan muhalefetin herhangi bir ahlaki bariyeri kalmamış görünüyor. Son birkaç günde bile Atatürk’e menkıbe uyduranından Fatih Sultan Mehmet’e söz atfedenine, Cumhurbaşkanı’mıza hakaret edeninden belediye başkanına iftira edenine kadar pek çok örnek görmüş durumdayım.

Buna karşın, iktidar cephesinin davranışsal dilini de muhalefetin bu “bariyersizliği” belirliyor. Bunun da son örneğini Sezen Aksu’nun linç edilmesinde gördük. “Yahu ortada linç edecek bir şey yok” diyenin de linç edildiği tuhaf bir yere geldik dayandık. Ya da Sedef Kabaş’ın özel hayatının kurcalandığı yere.

Malum, sağlıklı gündelik politika, gündelik politika yürütücülerinin “söylem üstünlüğü”ne inanarak ürettikleri, kavgalarını söylem üstünlüğü üzerinden yaptıkları düzlemde ilerler. Türkiye’de söylem üstünlüğüne dayalı bir gündelik politika kalmamış görünüyor ki bu büyük sıkıntı.

Gezi olayları, 17-25 Aralık süreci, 15 Temmuz gibi büyük travmaları büyük oranda sağ salim atlatan memleket bu “bariyersiz dil”de boğulursa hepimize çok ama çok yazık olur.

Daha dün, TV5’de biri, “2022 büyük sokak olaylarına sahne olacak” diyerek Türkiye’yi tehdit etti mesela. Bu, dünyanın hemen her ülkesinde ciddi bir suç teşkil eder. Eder etmesine de bizim ülkemizde “ifade özgürlüğü” deyip geçilmesi bekleniyor bunun. Böyle olur mu? Nasıl mesafe alacağız böyle?

Yine açıkça yazacağım: Muhalefet çok tehlikeli bir oyun olan “toplumu kristalize etme” oyununu oynuyor ve iktidar da bu kristalizasyona cevap vermenin derdiyle ortamı daha da “belirsiz” hale getiriyor.

Oysa bence Türkiye’nin hiç olmadığı kadar huzura ve sessizliğe ihtiyacı var. Sessizce ve huzur içerisinde işine odaklanıp pandeminin getirdiği dezavantajlarla mücadele etmek ve ülkemizin karşısına çıkan muazzam fırsatları ülkemiz lehine berekete çevirmek sorumluluğu sadece iktidarın değil, memleketi seven herkesin boynuna borçtur.

Anlatmaya çabaladığım şeyi netleştirmeye çalışayım.

Hem iktidarın hem de muhalefetin “iletişim”de kaldığı bir ülke hayal etmek zorundayız. Hem iktidar destekçilerinin hem de muhaliflerin “birbirlerine katlanabildikleri” bir ülke talep etmek, bu ülkeyi oluşturmak zorundayız.

Bir yandan “100 yıllık parantez” kapanırken, diğer yandan dünya ekonomisi bu kadar sıkışmışken… Bir yandan teknoloji hamlelerimiz sürerken, diğer yandan doğalgaza bu kadar yakınken… Bir yandan ihracat rekorları kırarken, diğer yandan temel ihtiyaç maddeleri çok pahalanmışken… Bu vartayı atlatmak bir iktidar-muhalefet meselesi değildir.

Birbirimize tahammül etmeyi öğrenmezsek çocuklarımızın yüzüne bakacak halimiz kalmayacak. İster muhalif olalım ister iktidar yanlısı.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar