Vahşi Andamanlar uygar rahibi niçin öldürdü?
Reklam
İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Vahşi Andamanlar uygar rahibi niçin öldürdü?

08 Aralık 2018 - 16:43

Andamanlar, Hindistan’ın Andaman adalarında yaşayan dünyanın son “yerli” gruplarından biri. Bilerek tırnak içine aldım “yerli” tanımını, zira bu kullanımıyla modern literatürde yerli kelimesi, “gelişmemiş, geri kalmış, vahşi” anlamlarına geliyor.

Hindistan’ın çıkardığı yasalar çerçevesinde Andamanlar’a temas etmek yasak. Zira modern Antropoloji, tıpkı Brezilya, Peru, Bolivya ve Yeni Gine’ye kabul ettirdiği gibi Hindistan’a da kabul ettirmiş bu yaklaşımı. Aslında bu bir bakıma iyi bir şey, çünkü “gelişmiş” dünyanın bu insanlara temas etmesinin doğurduğu yıkıcı sonuçlarla dolu insanlık tarihi. Bir yandan da tabii, en küçük bir temasla bulaşacak kızamık, çiçek, hatta nezle gibi hastalıklar bu kabileleri haritadan silebilir.

Örneği Peru ve Brezilya’dan vereyim. Kauçuk üreticisi “gelişmişler”, yirminci yüzyılın başında sayıları yüz binlerle ifade edilebilecek yağmur ormanları yerlilerini seri şekilde katlederek bugün en iyi ihtimalle 70 küçümen kabileye inmelerine sebebiyet vermiş. Ağırlığını Amerikalı şirketlerin oluşturduğu kauçuk üreticileri fare ya da haşerat öldürür gibi öldürmüşler yerlileri. Yetmemiş, daha birkaç yıl önce altın arayan bir şirketin adamları Peru-Brezilya sınırında yaşayan Mashco-Piro kabilesinden en az on kişiyi katletmişler.

Dönelim Hindistan’daki Andaman adasına. Geçtiğimiz günlerde bu adaya, kendi tabiriyle “Tanrının ışığını yaymak isteyen” ABD’li bir misyoner rahip ulaşmış. Tuhaf olan şu ki, ABD’li rahibin ruh ataları olan İspanyol ve Portekizli istilacılar da Amerikan yerlilerine “Tanrının ışığını” götürmüşlerdi. Sonuç, 100 yılda 10 milyon Amerikan yerlisinin ölümüydü ki bu oransal olarak insanlık tarihinin gördüğü en büyük katliamdı.

Misyoner John Allen Chau, Andamanlarla iki kez temas etmiş. İlk temasından sonra şu notları yazmış: “Av sırasında çıkartılan bağırma seslerini ve nidaları duydum. Ok menzilinin dışında olduğumdan emin oldum. Ancak ne yazık ki bu aynı zamanda sesleri tam duyma mesafesinin dışına çıkmam anlamına geldi. Bana bağırmalarının ardından biraz daha yaklaştım. Söyledikleri sözleri papağan gibi tekrarlamaya çalıştım. Çoğu zaman kahkahalarla gülüyorlardı. Dolayısıyla muhtemelen benim hakkımda kötü şeyler söylüyor ya da dalga geçiyorlardı. ‘Benim adım John, sizi seviyorum ve İsa da sizi seviyor’ diye seslendim. Yaylarına oklarını sürmüş olduklarını görünce hafifçe paniklediğim için pişmanım. Balığı aldım ve onlara doğru attım. Üzerime gelmeye devam ettiler. Tekneye kadar hayatımda hiç olmadığı kadar hızlı gittim. Biraz korktum ancak çoğunlukla hayal kırıklığı hissettim. Beni hemen kabul etmediler.”

Misyoner rahip, ikinci temasında ise Andaman oklarının hedefi olmuş ve oracıkta can vermiş.

Rahibin ölümünün ardından hatırı sayılır bir tartışma patlamış sosyal medyada. Bir taraf, rahibi öldüren Andamanlara “kardeşim, insanların sınırlarının ihlali dünyanın her yerinde suçtur. Rahibi öldürmekte haklı adamlar” diyerek destek vermiş; diğer tarafsa “ne olursa olsun bir insan hayatının böyle son bulması cinayettir” diyerek karşı çıkmış bu duruma.

Ben bambaşka bir yerinden bakmayı deneyeyim meseleye. İnsanın fıtraten “benzerini kolaylıkla öldüremeyecek” bir canlı olduğunu düşünüyorum. Ancak “beyaz ve gelişmiş” adamın Hindistan’dan Peru’ya, Amerika’dan Yeni Gine’ye ulaşan vahşetinin bu yerliler için bir “düşman miti” oluşturduğuna şüphe yok.

“Vahşi yerli” için “gelişmiş beyaz”, kendisini mutlaka yok etmek isteyen bir canavardır. Kendisine ölümden veya zulümden başkasını getirmemiştir, bundan sonra da getirmeyecektir. Dolayısıyla “gelişmiş beyaz”a karşı yapılabilecek en akıllıca hareket onu oklamak, öldürmektir. Çünkü babasından, dedesinden, dedesinin dedesinden dinlediği öykülerin hepsinde “dışarıdan bir yerlerden gelen beyaz ve gelişmiş adamların onları öldürdüğü gerçeği” vardır.

Demem o ki John Allen Chau isimli gariban misyoneri öldürenler “vahşi yerliler” değil, insanlık tarihinin gördüğü en sevimsiz ve acımasız katil türü olan “gelişmiş beyaz adamlar”dır.

Yerliler, ellerindeki son oklarla, son mızraklarla “kendilerine ait bir hayatı” savunmaya çalışmaktadırlar böylece.

Belki bugün herhangi bir yerlilik ve/veya millilik tartışması açarken işe tam burasından başlamalıyız: Elinde kendine ait hayatı savunmak için tek bir mızrağı, tek bir oku olmayan adam “yerli ve milli” olabilir mi? Beyaz adamın karbon kopyasının “kendimize mahsus bir hayatı savunmak” gibi bir derdi olabilir mi?

Oklarımızı ve mızraklarımızı beyaz adamın boncuklarıyla takas edeli çok oluyor. Dolayısıyla “Tanrının ışığı” diyerek yanımıza yaklaşan her misyonere “buyur abi” diyoruz. Evet, elbette buradaki “Tanrının ışığı” da, “misyoner” de birer sembolden ibaret. Yoksa “ülkemiz bir misyonerlik tehlikesinin içinde” demeye çalışmıyorum ve bunu açıklamak zorunda kalmak bile beni çok yoruyor.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

', 'auto'); ga('send', 'pageview');