Bedevi, hadari, vahşi...
İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Bedevi, hadari, vahşi...

28 Kasım 2018 - 16:30

İbrahim Kalın’ın yakınlarda yayınlanan ve bence bir başyapıt niteliğinde olan “Barbar, Modern, Medenî” kitabını okurken karşılaştığım kimi tespitler ve geçtiğimiz cumartesi gecesi TVNET ekranında konuk ettiğim iki önemli ismin, Recep Şentürk ve Tahsin Görgün hocaların sohbetleri zihnimde meseleyi yerli yerine oturdu.

Aslında adına “insanlık tarihi” dediğimiz büyük hikâyenin sıkıştığı yer bütünüyle “bir arada yaşayacağız, ama nasıl?” sorusuna aranan cevapmış gibi geliyor bana. İnsan tekleri, bir arada yaşamaya meyyaller. Hatta denebilir ki insan yaratılışı, doğası gereği “bir diğeri ile yan yana ve/veya karşı karşıya yaşama zarureti hisseden” bir varlık.

Evden köye, oradan şehre ve devlete, hatta imparatorluğa kadar insanın kurduğu “bir arada yaşama organizasyonlarının” güvenlik, huzur, barış, refah, mutluluk gibi pek çok amaçları olmuş. Bu amaçlar bazen tek başlarına, bazen diğer kavramlarla birleşerek sürekli belirleyici olmuşlar.

İbrahim Kalın’ın adı geçen kitabından, İbn-i Haldun’un “medeniyet” tanımını hatırlayalım. Şöyle diyor büyük âlim: “Umran (medeniyet) toplumla ünsiyet etmek, ihtiyaçları gidermek maksadıyla şehre veya köye inmek ve orada birlikte ikamet etmekten ibarettir. Birlikte yaşamanın sebebi, maişetlerini temin ederken tabiatları icabı insanların birbirine yardım etme durumunda bulunmalarıdır.”

Yani aslında medeniyet, doğrudan doğruya bugün anladığımız manada bir “eskide kalmış güzellikler bütünü” demek değildir. Medeniyet, insan teklerinin diğer insan tekleriyle bir araya gelerek “menfaatleri lehine” bir organizasyon kurabilme kabiliyetlerinin adıdır öncelikle.

İşte tam bu noktada İbn Haldun bir kez daha girsin devreye. Özetle diyor ki İbn Haldun “yaşadığı çevreye fayda sağlamayan insan teklerine bedevi, yaşadığı çevreye fayda üreten insana hadari (medeni, uygar) denir.”

Dikkat isterim: Bedevilerin kurdukları yerleşim yerinde de pekâlâ mimari, alışveriş, ibadet, toplumsal düzen ve benzeri unsurlar olur ancak bunlar “büyük insanlık ailesine sağlanmış fayda” olarak değil, “sadece olması gerektiği için” olduğundan o insanlara “bedevi” deriz. Oysa medeni insanlar, toplumsal düzenlerini, ticaretlerini, mimarilerini ve benzeri unsurları “büyük insanlık birikimine fayda sağlayacak şekilde organize ederler.”

Misalen “Türkiye Cumhuriyeti, mimari konusunda bedevi insanların oluşturduğu bir ülkedir” dersek herhalde yanlış söylemiş olmayız. Neredeyse 100 yıldır mimariye katkımız sıfırdır çünkü. İnsanlık bizim ürettiğimiz mimariden ancak “ne yapmamalıyız” konusunda ders çıkarabilir ki bu da “büyük insanlık ailesi”ne bir katkı sayılmaz en nihayet.

Bir de “vahşi” kavramı var değil mi? Fayda vermek şöyle dursun, insanlığa doğrudan zarar veren insana da “vahşi” der İbn Haldun. Üstelik şunu de ekler: “Kendi ülkesini mamur ederken başka bir ülkeyi yok etmekle meşgul olabilir bir vahşi. Kendi medeniyetini berkitirken bir başka medeniyeti yok etmek için uğraşabilir.”

Şu köhnemiş dünyamızın belki dört yüz yıldır yaşadığı sorun da tam buradadır işte. Washington’ı, Londra’yı, Berlin’i, Paris’i mamur ederken Bağdat’ı, İstanbul’u, Kahire’yi, Şangay’ı, Bombay’ı çölleştirmeye, bedevileştirmeye çalışan vahşilerin borusunun öttüğü bir dünyada yaşıyoruz ne yazık ki.

Bugünün bütünüyle vahşi ve kendisinin dışındaki tüm medeniyetleri “yok hükmünde” sayan tek merkezli dünyasıyla esaslı bir hesaplaşmaya girişmeden “bir arada yaşamak” meselesiyle ilgili mesafe alabileceğimizi düşünemeyiz.

Recep Şentürk hocanın son derece önemsediğim “Açık Medeniyet” teklifinde de, İbrahim Kalın’ın bir başyapıt olarak gördüğüm “Barbar, Modern, Medenî”sinde de temel meselenin tam bu olduğunu düşünüyorum. “Biz biziz, siz de sizsiniz; bizim bizliğimizi koruyarak sizinle bir arada yaşamamızın zeminini oluşturana değin de sizin vahşiliğinizle mücadele etmek boynumuzun borcudur.”

Bu boyun borcu nasıl tahakkuk eder peki? Onu da İbn Haldun’un “siyaset dairesi” dediği o muhteşem “dairevi idealin” anahtar kavramında aramak gerekir: “Adalet!”

Kendi toplumsal nizamlarında adaleti tesis edememiş medeniyetlerin mücadeleyi kaybetmesi mukadderdir çünkü.

İbn Haldun’un dairesini formül haline getiren Kınalızade bitirsin yazıyı: “Adldir mucib-i salah-ı cihan / cihan bir bağdır divarı devlet / devletin nazımı şeriattır / şeriata olamaz hiç haris illâ mülk / mülk zapt eylemez illâ leşker / leşkeri cem edemez illâ mal / malı kesb eyleyen raiyyettir / raiyyeti kul eder padişah-ı âleme adl”

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

', 'auto'); ga('send', 'pageview');