Şurada bir çay içsek mi?
İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Şurada bir çay içsek mi?

13 Ocak 2020 - 00:35

Arabadaydık. Üç kişiydik. Üç yakın arkadaştık. Sıcaktı.

Üsküp’ten Belgrad’a sürüyorduk. Beyrut’tan Şam’a sürüyorduk. Budapeşte’den Krakow’a sürüyorduk. İstanbul’dan Antalya’ya sürüyorduk. Bir yerden bir yere sürüyorduk. Üç kişiydik. Sıcaktı.

Arada arabanın klimasının önüne mandalina kolonyası döküyorduk ferahlamak umuduyla. Bir anlığına da olsa bir serinlik dokunuyordu tenlerimize.

Gülüyorduk. Üç arkadaştık. Gülmekten başka ne yapabilirdi ki üç arkadaş bir arabada yan yana gelince?

Sonsuz sarı bozkırların, sonsuz yeşil tarlaların, sonsuz göllerin, sonsuz tepelerin arasından akıyorduk. Üzerimizdeki o anlam veremediğimiz canlılıkla arsızca işbirliği yapıp akıyorduk. Birbirimize yaşam parçaları anlatıyorduk. Daha önce kimselere anlatmadığımız utandırıcı anılarımızı çıkarıyorduk sandıklarımızdan kahkahalar eşliğinde.

Neydi bizi böylece şımarık bir güven duygusunun kollarına yatırıveren? Neydi bizi güldüren? Neydi o anda, o mandalina kolonyası kokulu arabada, o yeşil tarlaların içinde mutluluktan can verecek aşamaya getiren?

Doğru bildiniz. Elbette dostluktu. Nerede görse tanırdı insan onu.

Sonra ben bir şey yaptım.

Öylesine karıştırmaya başladım arabanın hafızasındaki şarkıları. Zapping yapar gibi. Önce bir iki İbo türküsü. Ardından bir iki Mahsa şarkısı. Birkaç İsmail Altunsaray. Bir iki Azeri mahnısı. Akışa çok uygundu her şey. Şarkıları 50 saniye kadar dinliyor, sonra yenisine geçiyordum.

“Bak” dedim arabayı süren arkadaşıma, “sıradaki senin olsun; benim de daha önce dinlemediğim bir şarkı.”

“Nagat-Ana Baashaq El Bahr” yazıyordu şarkının üzerinde. Bastım. Çalmaya başladı. Ellinci saniyeye geldiğimde kapatamadım. Dinledik şarkıyı sonuna kadar. Arkadaşım “bir daha çalsana” dedi. Bir daha çaldım.

Şarkıyı ikinci kez dinlerken mandalina kokusu kayboldu. Üçüncüde yanından geçmekte olduğumuz orman yok oldu. Dördüncüde keskin bir sis kapladı etrafımızı. Kaybolduk hep birlikte.

Orada öylece; Üsküp’ten, Beyrut’tan, Budapeşte’den, İstanbul’dan çıktığımız yolculuk tuhaf, çok tuhaf bir yere doğru ilerlemeye başladı. Geriye, ilk gençliğimizin bütün anılarına, bütün acılarına… Yamuk ve düzgün, dik ve geniş, kısa ve uzun… Bütün ağırlığıyla…

Birbirimizle yeniden konuşmaya, konuşabilmeye başlasak sisin dağılacağını, ormanı yeniden görebileceğimizi, mandalina kokusunu yeniden duyabileceğimizi hissettim hissetmesine ama istemedim bunu. Şarkı ve yolculuk ve sessizlik sonsuza kadar sürsün istedim. Üçümüz de istedik bunu.

İnsanın kendisine gömülmesinin eşsiz zehri dolandı arabanın içinde. İnsanın kendine gömülmesinin eşsiz lezzeti değdi dudaklarımıza.

Öylece ne kadar gittik hatırlamıyorum. Şarkı her bittiğinde, sanki onu incitmekten korkar gibi, usulca ekrana dokunup tekrar başlatıyordum.

Çok uzun zaman sonra, hepimiz kendimizle uzun yıllar geçirdikten sonra, hepimiz kendimizi ağır ağır öldürdükten sonra, gerçekten çok uzun zaman sonra bütün cesaretimi toplayıp “şurada bir çay mı içsek?” diye sordum.

Çaylarımızı içerken hiç konuşmadık birbirimizle. Kendimizle konuşmamız bitmemişti henüz. Gençliğimizle hesaplaşmamız sona ermemişti.

Usulca anladım anlayacağımı. O, asla sona ermeyecekti.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

', 'auto'); ga('send', 'pageview');