Filin getirdiği adam...
İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan

Filin getirdiği adam...

01 Ekim 2018 - 13:42

Zamanlardan bir zamanda, mekânlardan bir mekânda, Abdullah’lardan bir Abdullah bir gemiyle Hind’e yahut Sind’e yahut Çin’e gitmeye karar vermiş. Rüzgârsız, pırıl pırıl bir günde Endülüs’ten yahut İskenderiye’den yahut Cidde’den gemiye binmiş. Demiş ki “fakirim, hiç param yok ama gitmek isterim.” Demişler ki “bu sabah bir tayfa hastalandı, yerine geçersen bin. Hind’de yahut Sind’de yahut Çin’de inersin.”

Gitmişler bir vakit. Altlarında mavi deniz, üstlerinde yıldızlı gök, gitmişler.

Derken kararmış deniz, derken kararmış gök, saklanmış yıldızlar. Karanlık sanki arşı kaplamış. Deniz köpürmüş, dalgalar yükselmiş, rüzgâr hızlanıp fırtınaya dönmüş. Geminin yolcuları birer birer adaklar adamaya, ahitler vermeye başlamışlar korkudan. Biri “kurtulursak vallahi bir daha şarap içmeyeceğim”, diğeri “kurtulursak yedi koyun keseceğim”, bir başkası “kurtulursak iki köle azat edeceğim” demiş.

Geminin kaptanı, tayfası, yolcuları… Her biri bir adakta bulunmuş. Ta ki geriye yalnızca Abdullah kalana dek... Diğerleri yaklaşıp demişler ki “sen de bir şey ada yahut bir şey ahdet ki tamamlansın tamamlanması gereken.”

Abdullah demiş ki “ben fakir bir adamım. Adayacak bir şeyim yok. Ahdedecek bir durumda da değilim.” “Olsun” demişler, “sen bir şey ahdet mutlaka.” Abdullah düşünmüş ve “kurtulursak asla fil eti yemeyeceğim” diye ahdetmiş. “Zaten yemeyiz ki biz fil eti, böyle ahit mi olur?” diye gülmüş etraftakiler. Abdullah, “vallahi aklıma böyle bir ahit geldi” demiş.

Fırtına, kasırgaya dönmüş o ara. Gemi, bir saman çöpü hükmünde kalakalmış koca denizde. Herkes “sonumuz geldi” diye düşünmeye başlamış. Tutunamayıp denize düşenler olmuş.

Abdullah ve kurtulan birkaç kişi gözlerini bir kumsalda açmışlar. Kuş uçmaz, kervan geçmez bir yerde olduklarını anlamışlar tez vakitte. Yayan yapıldak, aç biilaç yürümüşler. Bir damla suyu belki bulmuşlar ama bir lokma ekmeğe hasret çekerek üç gün gitmişler.

O gece bir ağaç altında ateş yakıp etraftan topladıkları otlarla açlıklarını bastırmaya çabalarlarken bir fil yavrusu gelmiş yakınlarına. Yolculardan biri, hiç tereddüt etmeden yavrucağı öldürüvermiş oracıkta. Etini pişirip yemeye koyulmuşlar.

Abdullah hariç kafiledeki herkes yemiş o etten. Ne kadar ısrar etseler de, ne kadar “zaruret hali bu, yemezsen ölürsün” deseler de Abdullah “benim ahdim var, ben fil eti yemem, açlıktan ölmekten değil, Allah’tan korkarım” diyerek reddetmiş onları.

Gece herkes, hem de tok midelerle uykuya dalmışken filin annesi gelmiş yavrusunun peşine. Bakmış ki yavrusunu yemişler. Uyuyan herkesi tek tek koklayıp, yavrusunun kokusunu kimde alsa oracıkta, ayağıyla ezerek öldürmüş onu. Böyle böyle, geride sadece Abdullah kalana kadar devam etmiş fil işine. Sıra Abdullah’a geldiğinde, ondan yavrusunda bir koku bulamamış. Tekrar tekrar koklamış, ı-ıh. Bir koku yokmuş Abdullah’ta.

Fil, bir ayağını yere koyup, hortumuyla sırtını işaret ederek, hal diliyle “bin” demiş Abdullah’a. Abdullah da binmiş.

Attan, rüzgârdan, hatta şimşekten hızlı şekilde koşan fil, bir şehre getirmiş Abdullah’ı. Şehirdekiler, şaşmış bu hale. “Filin getirdiği adam” ismini vermişler ona. Hürmet göstermişler, misafir etmişler.

Abdullah bir müddet kaldıktan sonra onu kervancıbaşı yaptıkları bir kafile hazırlamış şehir. Türlü ticaret ürünüyle dolu bir kervanla ülkesine dönen Abdullah, şehrinin en zengin adamı olmuş böylece.

Bu hikâyeyi bana anlatanlar dediler ki “fil yavrusu haram lokmadır, bir yiyen iflah olmaz.” Ve dediler ki “filin diğerlerini öldürdüğü ayağı adalettir, önünde ya da sonunda gelip seni bulur.” Ve dediler ki “filin sırtı talihtir, ahdinden dönmeyenin yanındadır.” Ve dediler ki “filin Abdullah’ı götürdüğü o şehir nimettir, Allah’tan gayrısından korkmayanı bulur.”

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

', 'auto'); ga('send', 'pageview');