Kasım Dadaş'ın Hüzün Ayıdır
Ömer Faruk Kızılkaya

Ömer Faruk Kızılkaya

Kasım Dadaş'ın Hüzün Ayıdır

18 Kasım 2021 - 10:30

Mehmet Arif Bey’in muhteşem eseri “Başımıza Gelenler”i okudunuz mu? Okumadıysanız çok şey kaybetmişsiniz, okuduysanız bugünlere nerelerden geldiğimizi net bir biçimde anlıyor olmanız lazım. Zira o bir tükenmişliğin anlatımıdır.

Peki, ne anlatıyordu Başımıza Gelenler? Başımıza ne gelmişti ki?..

Ne gelmemişti ki?..

Rusların sıcak denizlere inme politikası ve bu hayalin Anadolu’ya giriş noktasındaki en önemli güzergahı (hatta Anadolu’nun kapısı durumunda) olan Erzurum…

Ruslar hayallerine ulaşma konusunda çok ciddi ve çok disiplinliler, Türkler şanlı bir imparatorluğun mirasını yiye yiye tüketmiş durumdalar…

Rusların elinde teknoloji, para ve silah var. Bir de Orta Asya’dan topladıkları gençler…

Bizde Trabzon’dan gelmesi beklenen ama asla gelmeyen 33 tabur asker, Ruslarda Tiflis’e kadar döşenmiş olan dekovil hattıyla taşınan silah, erzak, mühimmat ve asker…

Savaş başlamadan Kars ve çevresindeki zahireyi satan biz ve diğer tarafta zahireyi bizden satın alıp savaş başladığında bize karşı kullanan Ruslar…

Bizde gerçek anlamda adanmış, inanmış iyi askerler ve komutanlar kısa sürede şehit olmuş, geriye disiplinsiz, inanmamış bozgun bir ordu kalmış; Ruslar, disiplinini hiç bozmayan, tepesinden tırnağına kadar aynı şuurla hareket eden bir orduyla saldırıyorlar…

Bizde Ahmet Muhtar Paşa’ya cevap niteliğinde telgraf göndermekten ve hamasi mesajlar vermekten başka somut bir şey yapmayan hatta Muhtar Paşa’ya terfi göndererek işi tamamen onun üzerine yıkan bir yönetim, Ruslarda ise savaşın her anını dikkatle takip edip sürekli somut desteklerle ordusunun arkasında dağ gibi duran bir yönetim…

Bu savaşın sonu bizim açımızdan tabii ki hüsran olacaktı. Zira savaşın başından Aziziye Direnişi’ne kadar da hüsrana uğradık …

4-5 Kasım Deveboynu Savaşı ve bozgunu… Van’da yaşandığı rivayet edilen ve yıllar önce beyaz perdeye yansıyan 120 isimli filmdeki çocuk asker olayı bu savaşta yaşanmış, çocuklar cephedeki askerlerimize yardım götürmüşlerdir. Hatta savaştan sonra Ruslar yaklaşık 300 çocuğu battaniyelere sarılı olarak bize iade etmişlerdir.

8 Kasım’ı 9 Kasım’a bağlayan gece Ermenilerin de destekleriyle Aziziye 3 Numaralı Tabya’da yaşanan kanlı baskın ve devamında dünya tarihinde benzerine az rastlanan (Belki de hiç rastlanmadı.) halkın orduyu düşmanın elinden kurtarması hadisesi... Bu hadise imanın ve adanmışlığın ifadesiydi. Bunun adı destandı. Dadaş kadınıyla erkeğiyle, genciyle ve yaşlısıyla aslanlar gibi ortaya çıktı; Ruslara Erzurum’u teslim etmedi. Erzurum’u teslim etmedi ama Oltu, Sarıkamış, Kars için 40 yıllık esaret ve işgal yılları başladı. (Biraz ezber bozacak olursak II. Abdulhamid Dönemi’nde toprak vermediğimiz iddia ediliyor ama bu bölge ilk verilen topraklarımızdandı.)

Bu olay 30’larda birkaç kez canlandırılmış. 1952 senesinde de anıtın açılışı vesilesiyle yine canlandırılmış. Hatta Nene Hatun’umuzun da görüntüleri orada verilmektedir. Sonra yine tarihin tozlu rafları arasında yerini almıştı. Ta ki Abdurrahman Zeynal’ın teklifiyle ve dönemin valisi Ahmet Altıparmak’ın gayretleriyle o canlandırma yeniden yapılmaya başlanıncaya kadar.

Son iki yıldır Pandemi sebebiyle yapılamayan yürüyüş, protokolün katılımıyla anma şeklinde gerçekleştiriliyor. Her ne kadar bu özel günü halkımıza hatırlatmak amacıyla bir duyuru yapılmasa da etkinliklerin gerçekleştirilmesi mutluluk verici bir olay. Emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

ER-VAK bu sene aynı günün akşamına güzel bir etkinlik düzenlemişti. Erdal Başkan’ın daveti ile gidip çok sevdiğim Prof. Dr. Üstün DÖKMEN Hoca’nın sunumunu dinleme şansı buldum.

Üstün Hoca, baba tarafından Erzurumlu ve kendi ifadesine göre 14 yaşına kadar da Erzurum’da yaşamış. Hoca’ya sahip çıkmak gerektiğini ve onu da diğer Erzurumlu ünlülerle şehrimizde sık sık ağırlamak gerektiğini her fırsatta söyleyen biri olarak Erdal Başkan’ın bu hamlesini kıskanarak ve candan tebrik ederek izledim. Erdal Başkan’a nazik daveti için de kendisine teşekkürlerimi sunuyorum.

10 Kasım da biz Erzurumlular için çok anlamlı bir gündür. Bir Erzurum Milletvekili, çoğu Erzurumludan daha dadaş olan Ulu Önder’imiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ü kaybetmenin hüznünü yaşadık.

10 Kasım akşamı Dağ Mahallesi’ne gittim ve Şehitler Ortaokulu’nun üstünden şehrimi izledim. Giderken yaklaşık 3000 şehit verdiğimiz Yanıkdere’den geçtim. Oranın perişan halini gördükçe kahrolan ben, Kurtuluş Savaşı’nın kutsiyetini, Mustafa Kemal’e ne çok şey borçlu olduğumu bir kez daha anladım. Onu anlamak için Yanıkdereleri gezmek ve idrak etmek gerekiyor.

Tanıdıkça daha çok sevdiğimiz, daha çok hayran olduğumuz Ata’mızın her geçen gün daha fazla insan tarafından daha da kuvvetli anıldığını görmek beni sevindiriyor. Kendisine saldırmayı marifet zanneden güruhu gördükçe verdiği mücadeleyi daha net anlıyorum.

Mustafa Kemal’i anlamak isteyen Afganistan’a baksın. ER-VAK’ta bulunduğum zamanlarda 2 yıl Erdal Başkan ile Afganlara yardımcı olmaya çalışmıştım. Gözlemlerimin net sonucu şudur: Bir milletin özgürlüğü olmazsa ne dini olur ne namusu! Eğer o güzel insan etrafındaki inanmış bir avuç kahramanla o şanlı mücadeleyi verip bu cennet vatanı kurtarmasaydı biz bugün olmayacaktık. Ona ve Milli Mücadeleye savaş açan, İngiliz mandasının kabul edilmesi için uğraşan hainlerin dilediği olsaydı bugün şartlar bizim için çok kötü, saldıran hainler için ise çok daha iyi olacaktı. Sıkıntı ise saldıranların bizdenmiş gibi poz vermeleridir. Biz düşmandan çok, onlardan zarar gördük. Zira dişi kıran pilavın içindeki beyaz taşlardır. ATATÜRK’E SALDIRANLARIN DERTLERİ DİN DEĞİL, KİNDİR.

Bu toprakları ağa babaları olan gayrimüslimlere bırakmadığı için ona kinliler. Bu münasebetle Ata’mıza Allah’tan rahmet diliyorum. “Ölülerin arkasından atıp tutulmaz.” deyip 83 sene önce ebedi âleme göçmüş olan bir insanın arkasından kahpece saldıranları da Allah’a ve namuslu insanların vicdanlarına havale ediyorum.

Son olarak dün 14 Kasım’dı, Ahıska Türklerinin hüzün dolu tehcirlerinin yıldönümüydü. Bu tehcirden etkilenenlerin bir kısmı da Erzurum’umuza gelmiş ve hayata tutunmaya çalışmışlar. Onların yaşadıkları bu zulmü araştırıp yazan değerli kardeşim Semih İPEK’in Ritim Sanat Yayınları’ndan çıkardığı göz nuru “Erzurum’da Kafkas Muhacirleri” isimli eserini okumanızı tavsiye ediyorum. Kafkasya’dan Erzurum’a çeşitli zamanlarda göç ettirilen soydaşlarımızın yaşadıkları sorunları ve hayata tutunma mücadelelerini 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı’ndan itibaren almış ve acı gerçekleri bizlere anlatmış. Allah bu kötü günleri bir daha hiçbir soydaşımıza ve dindaşımıza yaşatmasın.

YORUMLAR

  • 0 Yorum
Henüz Yorum Eklenmemiştir.İlk yorum yapan siz olun..

Son Yazılar

', 'auto'); ga('send', 'pageview');