Korona günleri...


Evvelde, yani sanatın sanat, zanaatın zanaat olduğu demlerde tekkelerde sufiyân, medreselerde talibân üç kuruş harçlık kazanmak’çün okkayla diviti ellerine alırlarmış da hat levhaları yahut dualar yazarlarmış ki onları cömert kimeslenere satalar.

Ol dem, demlerin hası imiş ki bir kimesne dara düşecek olsa hemeninde sokağındaki tekkeye koşarmış da sufiyânın yazdığı bereket duasını alır imiş. Bir kimesnenin gönlü bunalsa sekine duası peşine düşer imiş. Bebesine beliğine nazar erişse nazar ayetleri yazılı levhalar alırmış da evceğizinin görünen yerine asar imiş.

Şol esnaf olsa “Er rızku alâ’llAllah” yazdırıp da asarmış dükkânına. Şol âlim olsa “hikmet müminin yitiğidir, onu nerede görse alır” hadisini seçermiş aradan.

Çün bilirmiş ki “dua da tedbire dâhildir.”

Bir kez daha yazmıştım. Adına genel olarak “tekke işi” denilen böylesi eserlerin hastasıyım. O kusurlu güzellikleri beni benden alıyor her gördüğümde. Ve tabii nerede görsem sahibi olmaya çabalıyorum.

Böyle iki tane “tekke işi” karşıma geçen yaz Ayvalık’ta çıktı. Güzel mi güzel bir antika esnafının anlattığına göre kadim Ayvalık’ta Müslüman evi pek azmış ama Müslüman evlerinden böyle tekke işleri çok çıkarmış.

Şimdi ofisimde, masamın hemen yanında asılı bu tekke işlerinden birinde Hz. İdris (a.s.)’ın meşhur duası yazılı. Tabii ki yazan sufî yahut talebe kâğıdı altlı üstlü boş bırakmamış. Üzerine duanın ne amaçla okunması gerektiğini belirtmiş, altına da duanın hangi kanalla bize ulaştığını anlatmış. Şöyle yazmış duanın altına: “İdris aleyhisselamın duası. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular: Her ne niyet için okunursa kabul olur ve fena ahlaklı insanlara öğretmemelidir.”

İkinci duanın açıklaması ise şöyle: “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin hadis-i şerifinin aynı olan bir dua-ı şerifedir.”

Korona günlerindeyiz ya. Çalışan arkadaşların tamamına izin vermiş bulunuyorum ya. Ofiste melül, mahzun, yalnız şekilde otururken bu ikinci duanın ne olduğuna bir bakayım istedim. Duanın son cümlesine meftun oldum: “Zehebe hemmi ve ğammi.”

“Hem”, yani “üzüntü…” “Ğam”, yani “keder…”

Efendimiz(sav)’in bu olağanüstü güzel duasının Türkçesi aşağı yukarı şöyle: “Allah’ım, ben senin kulunum. Bir erkek ve bir kadının oğluyum. Perçemim senin elindedir. Benim hakkımda senin hükmün geçerlidir. Benim hakkımda ne hüküm verirsen ver sen o hükümde âdilsin. Allah’ım kendini isimlendirdiğin veya kitabında indirdiğin veya yarattıklarından bir kimseye öğrettiğin veya kendi katında saklı tuttuğun bir ismin hürmetine Kur’ân’ı kalbimin neşesi ve baharı; göğsümün nuru; üzüntümün cilası; üzüntü ve kederimin gitmesinin sebebi kıl.”

Bu iki dua ile hemhal olunca o inşirah geldi de iniverdi kalbime. Mahzunluğumu da, yalnızlığımı da, sebepsiz kaygılarımı da aldı götürdü. Bir sükûnet anına komşu oldum.

Şöyle hissettim: “Tedbire sarıl ve duaya tutun. Çıkış orada. Kurtuluş orada. Sükûnet orada.”

Şimdi, fevkalade rahatlamış bir kalbim var. Daha doğrusu bir kalbim var. Onu hatırladım.

Ahval böyledir sevgili dostlar. Ahval böyledir.