Başa mı dönelim?


Kesinlikle dönmeyelim.

Yazılarımı dikkatle takip eden okurlar, “Türk” kavramı için ne düşündüğümü aşağı yuları bilirler. Bana göre Türklük, bir etnisite, bir ırk meselesi değil, bir “kimlik tanımlaması”dır. Bu kimlik tanımlaması daha ziyade “ortaklaşan bir ruh ve hareket biçimi”ni ihata eder. Zaten, Anadolu coğrafyası gibi bir coğrafyada Türklüğü “salt bir ırk meselesi” olarak ele almak Türklüğün kolunu kanadını kırıp onu dar ve çıkışsız bir sokağa hapsetmekten başka bir netice vermez.

Bu, burada bir dursun.

Terörle mücadele etmenin iki etkin yolu vardır bana kalırsa. Birincisi doğrudan terörün unsurlarıyla mücadele etmek ve onlara kesin olarak göz açtırmamak. Kemal Tahir’den duyduğum ifadeyle “bire kadar kırmak.” İkincisi ise teröre bir meşruiyet alanı, bir bahane sağlayacak zemini bütünüyle ortadan kaldırmak.

Kabul etmek gerekir ki Türkiye Cumhuriyeti, PKK terörünün baş gösterdiği 1980’lerden 2010’lu yıllara kadar terörle mücadelenin bu iki alanında da “başarısız” olarak tanımlanabilecek sınavlar verdi. Hem terörün kendisiyle hem de zeminiyle mücadelede bazı vahim yanlışlara imza atıldı.

Köy yakmalar, en temel insan haklarını yok saymalar, başarısız istihbaratlar, terörle mücadelede gösterilen zafiyet ve daha nicesi…

Bu da burada bir dursun.

Bazılarınız belki de bana çok kızacak bunu bu kadar açık yazdığım için ama “çözüm süreci”, akıbetinden bağımsız olarak söylemem gerekirse, “terörün zeminini ortadan kaldırmak” için ele geçirilmiş çok ama çok önemli bir fırsattı. Nihai amacı da “Kürt kimliği” ile “terör” kavramlarını birbirinden net çizgilerle ayırmaktı bana kalırsa. Ne yazık ki akamete uğradı.

Dikkat isterim. Çözüm süreci, geldiği nokta itibariyle bitmek zorundaydı. Dönemin HDP’sinin azgınlığı, FETÖ’nün çektiği numaralar, siyaset mekanizmasının yaptığı yanlışlar, sürdürülemeyen dengeler ve ötesi çözüm sürecini tıkanma noktasına getirdi. Burası ayrı bir tartışmanın konusu. Ancak “bir başka uzayda”, çözüm süreci istenildiği gibi yürüseydi bugün terör konusunda da gündelik politika konusunda da bambaşka şeyler konuşuyor olurduk. Ve evet, çözüm sürecinin bitmesinin en az işine yaradığı taraf Türk devleti oldu.

Bu da burada bir dursun.

Şurası tartışmasız bir hakikat. Son iki üç yılda hem savunma sanayimizin hızlı millileşme atağı hem İçişleri Bakanlığı’mızın olağanüstü gayreti hem de askerimizin neredeyse “sıfıra inen” istihbarat zaafı sayesinde PKK terörü ile mücadele konusunda ipler artık bütünüyle elimizde görünüyor. Devletimizin bu konudaki başarısı daim olsun inşallah. Emperyalizmin mayın eşekliğini yapan bu alçak terör örgütünden her gün leş almayı nasip etsin Allah bize.

Ancak… İşte bu “ancak” ile geldik işin ek yerine. İşin ek yeri şurasıdır. Devletimizin Pülümür dağlarını terörden arındırması ne denli doğru ve her türlü takdire şayansa, Pülümür dağına bin yıllık bayat bir Kemalist refleksle “ne mutlu Türküm diyene” yazılması da o denli yanlıştır. Terörü yok ederken terörün zeminini tahkim etmenin bize hiçbir fayda sağlamayacağı açıktır. Türklük meselesini bir kimlik meselesi olarak gören ve çok önemseyen biri olarak söylemeliyim ki dağa taşa “ne mutlu Türküm diyene” yazılması, PKK’nın arayıp da bulamadığı zemini temin etme işlevi görecektir.

Terörle mücadelemizin olmazsa olmazı Kürt kimliği ile terörü itizal etmek, birbirinden olabildiğince uzaklaştırmaktır.

Kaba Kemalist milliyetçiliğin “ne mutlu Türküm diyene” sloganına gerilemek, terörle mücadelede aldığımız olağanüstü başarılı mesafeyi zedeler, zedeleyecektir. PKK ile Kürt kelimesini eşitlemek, bunun karşısına da “ne mutlu Türküm diyene” kabalığıyla çıkmak PKK’nın da, onun politik uzantılarının da, emperyalistlerin de en çok arzu ettiği şeydir.

Türkler vardır. Kürtler vardır. Türklerle Kürtler bin yıllık ikiz kardeşlerdir. Bir de bu ikiz kardeşliğe kasteden PKK’lı itler vardır. Meselenin alfabesi burasıdır. Bu alfabeyi reddederek başa dönmekse yapılabilecek en kötü hatalardan biridir vesselam.